Seferihisar Faciası’nın Yıldönümü

    Kimsesizler mezarlığında sona eren bir umut yolculuğu …

     

    Bundan bir yıl önce, 8 Aralık 2007, Cumartesi gecesi, İzmir’in Seferihisar ilçesinden yola çıkan ve yaklaşık 85 “umut yolcusu” sığınmacı ve göçmeni, Yunanistan’ın Sisam adasına götürdüğü (1) sanılan tekne, kötü hava şartları nedeniyle, alabora olarak batmıştı . 9 Aralık sabahı, karaya vuran cesetler üzerine başlatılan arama kurtarma çalışmalarında, ilk günlerde 46 kişinin cesedine (2) ulaşılırken, 6 kişi ise kendi çabası ya da sahil güvenlik ve balıkçıların yardımıyla kurtuldu . İlerleyen günlerde ise 4 kişinin daha cesedine ulaşılmış ancak geriye kalan 20 kişi bir daha bulunamamıştır.

    Ege Denizi’nde yaşanan en büyük kazalardan biri olan Seferihisar faciasının ardından, geçen bir yılda, kamuoyuna yansıyan ya da yansımayan pek çok kaza gerçekleşmiş ve yıl boyunca 39 (3) insanın ölü bedenine ulaşılırken, 127 kişinin kayıp olduğu kabul edilmiştir . Her ne kadar bu sayılar bir önceki yıla göre düşmüş olsa da, bu azalma, her bir rakamın aslında “bir yaşamı” temsil ettiği gerçeğini maalesef değiştirmemektedir.

     

    Türkiye’nin de taraf olduğu 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Sözleşme’de (1951 Cenevre Sözleşmesi) mülteci; ırkı, dini, tabiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti ya da siyasi düşünceleri yüzünden zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korkan ve vatandaşı olduğu ülkeden başka bir ülkede bulunan kişi olarak tanımlanırken, sığınma başvurusunda bulunmuş kişiler sığınmacı olarak adlandırılmaktadır. Seferihisar kazasında, batan teknede bulunan bazı kişilerin Türkiye makamları ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) nezdinde daha önce sığınma başvurusu yapmış olmaları, üzerinde önemle durularak, hatırlanması gereken vahim bir noktadır. Zira sığınma başvurusu yapmış kişilerin, bu başvurularına rağmen böylesine tehlikeli bir yolculuğu göze almaları aslında, Türkiye’deki iltica sisteminin durumunu gözler önüne sermekte.

    Ülkemizde sığınma sisteminin temelini düzenleyen bir sığınma yasası, maalesef, halen mevcut değildir. Sığınmacılar çoğu zaman 3-4 yılı, kimi zaman ise 7-8 yılı bulan karar süreçlerinde maddi ve manevi destekten büyük ölçüde mahrum şekilde beklemek zorunda kalmaktadırlar. Ülkelerindeki zulümden kaçan bu insanlar, Türkiye’de, kısıtlı ekonomik, sosyal ve kültürel haklarla, insanca yaşam şartlarının çok altında hayata tutunmaya alışmakta. Başlı başına bir zulüm olabilen bekleme sürelerine dayanamayarak, kimi zaman sonunun ölümle bitebileceğini bildikleri bu umut yolculuğuna yeniden başlamaktadırlar.

     

    Israrla “yasadışı” olarak tanımlanan göçmenler ise sığınmacılardan çok daha vahim şartlar altında, yaşamlarını sürdürmeye devam etmektedirler. Geçtiğimiz günlerde Human Rights Watch (İnsan Hakları İzleme Örgütü) tarafından yayınlanan “Döner Kapıda Sıkışanlar” isimli raporda (4) insanlık dışı şartların olduğu ifade edilen “misafirhanelerde” belirsiz sürelerle gözetim altında tutulmakla karşı karşıya kalabilmekte, temel hak ve özgürlükleri yok sayılmakta ve her geçen gün daha fazla çaresizliğe mahkum edilmektedirler. Göçmenleri “ucuz iş gücü”, göç olgusunu ise “ulusal güvenlik” sorunu olarak tanımlayan, insancıl bakış açısından uzak yaklaşımlar, sorunun çözümünden ziyade, Seferihisar faciası gibi, yeni insanlık dramlarına zemin hazırlamaktadırlar.

     

    Seferihisar kazasının birinci yılında, ister sığınmacı ister göçmen olarak adlandırılsın, bir umut yolculuğuna çıkan bu insanları ve kimi zaman ölümle biten yolculuklarını, kimsesizler mezarlığında birer rakamdan ibaret olan mezarları başında üzüntüyle hatırlıyoruz. Bizler, bu dramı hergün yeniden yaşayan, zor durumda kalmış bu insanlara yardımı bir “yük” olarak değil, üyesi olduğumuz insanlık ailesi adına bir “onur” olarak görüyor ve bu çağrımızın ulaştığı herkesi bu onuru bizimle paylaşmaya davet ediyoruz.

     

    Mültecilerle Dayanışma Derneği

     

    ©2016 Tüm hakları saklıdır. Mültecilerle Dayanışma Derneği.

    User Login