MÜLTECİ KADINLARIN DURUMUNA İLİŞKİN BİR DEĞERLENDİRME:”HEM MÜLTECİ HEM KADIN: MÜLTECİ KADINLAR NE YAŞIYOR? NE YAPMALI?”

    Birçok alanda olduğu gibi mülteci hukuku alanının da toplumsal cinsiyete duyarlı hale gelmesi kadınların taleplerinin tüm dünyada yükselmesinin bir sonucu olarak zaman içerisinde gerçekleşen bir durumdur. Dolayısıyla, savaş ve diğer nedenlerin yanı sıra toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin bir iltica nedeni olarak kabul edilişi, 1951 Cenevre Sözleşmesinin yürürlüğe girmesiyle olmamıştır. İlk olarak 1985’te Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin  üst yönetim organı olan Yüksek Komiserlik Programı Yürütme Kurulu’nun (Executive Committee of the High Commissioner’s Programme-EXCOM)  “yaşadıkları toplumun toplumsal geleneklerini ihlal ettikleri gerekçesiyle sert veya insanlık onuruna yakışmayan muameleyle karşılaşan kadın sığınmacıların 1951 Sözleşmesinde “mülteci” kavramının açıklandığı 1. Madde A (2)’de yer alan “belirli bir toplumsal grup” olarak değerlendirilebileceğini  belirtmiş ancak bu konuda kararı taraf devletlere bırakmıştır.”[1] Takip eden 1995, 96, 97 ve 1999 yıllarında Kurul bu hatırlatmasını bir adım ileriye götürmüş ve Yüksek Komiserliğin özellikle kadınları hedef alan zulme ilişkin devletlerin çalışmalarını desteklemek ve devletleri teşvik etmek amacıyla bu konuda kriterler geliştirmesi, uygulaması ve rehberler hazırlamasını istemiştir. Bu rehberlerin, “cinsel şiddet yoluyla zulüm veya toplumsal cinsiyetle ilgili zulmü de içerecek şekilde 1951 Sözleşmesinde ve 1967 Protokolünde sıralanan nedenlerden ötürü zulme uğramaktan haklı olarak korktukları için mülteci statüsü talep eden kadınları mülteci olarak tanıması gerektiğini belirtmiştir.”[2] Bunun üzerine, 2000 yılından itibaren BMMYK Rehberleri bu yönde şekillendirilmiştir.

    Ardından, Mayıs 2011’de kadınların korunmasına yönelik ilk yasal olarak bağlayıcı sözleşme olan ve Türkiye’nin ilk imzacıları arasında bulunduğu ve Parlamento’da kabul ederek ilk onaylayan ülke olduğu Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) gelmiştir.  İstanbul Sözleşmesi’nin 60. Maddesi taraf devletlere kadına yönelik, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin 1951 Sözleşmesi’nin 1A(2) Maddesi uyarınca zulüm olarak tanımlanması ve “tamamlayıcı/ikincil” koruma gerektiren bir hasar durumu olarak tanımlanması için gerekli tedbirleri almaları yükümlülüğü getirmekte ve 1951 Cenevre Sözleşmesinde “ tanımlanan tüm gerekçelerin toplumsal cinsiyete duyarlı bir şekilde yorumlanmasını ve bu gerekçelerden herhangi biri veya bir kaçı nedeniyle zulüm görme tehlikesi söz konusuysa, başvuru sahiplerine, yürürlükteki ilgili hukuki vasıtalara göre mülteci statüsünün tanınmasını temin edeceklerdir” demektedir.[3] 61. Maddesi ise “statüsü ve ikamet durumuna bakılmaksızın korumaya muhtaç kadına yönelik şiddet mağdurlarının hayatlarının risk altında olabileceği veya işkenceye veya insanlık dışı muameleye veya cezalandırmaya maruz kalabilecekleri hiçbir ülkeye hiçbir durum altında” iade edilemeyeceklerinin garanti altına alınması yükümlülüğünü hükme bağlamıştır. İstanbul Sözleşmesinin bu maddelerine ilişkin değinilmesi gereken önemli noktalardan biri 1951 Sözleşmesinde yapılan mülteci tanımında yer alan zulüm kavramının Türkiye’nin taraf olduğu İstanbul Sözleşmesinin belirttiği biçimde yorumlanması gerektiğidir.  İkinci nokta, 61. Madde gereği şiddet mağduru kadınların da “ikamet ve statülerine bakılmaksızın” zulüm riski olan bir yere geri gönderilemeyecekleri yani geri gönderme yasağı kapsamında olduklarıdır. Üçüncü nokta ise, yine bu maddeyle ilişkili olarak toplumsal cinsiyete dayalı şiddet mağduru kadınların iltica talepleri reddedilse dahi toplumsal cinsiyete dayalı zulüm fiilleri “ikincil korumayı gerektiren hasar durumu” olarak yorumlandığı için kişinin geri gönderilemeyecek oluşu ve ikincil korumaya alınması gerekliliğidir.  İstanbul Sözleşmesinin bu maddelerine dair Türkiye hukukunda herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Bununla birlikte Sözleşmenin iç hukuka uygulanması için çıkarılan Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Kanunu’nda bu yönde bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte bu yasadaki koruyucu hükümler Türkiye’deki mülteci kadınlar için de geçerlidir.

    Hukuki alanda durum böyleyken mevcut gerçeklikte dünyadaki mültecilerin yaklaşık yarısını oluşturan kadınlar ve kız çocuklarının toplumsal cinsiyete dayalı çok ciddi şiddet biçimleriyle ve sorunlarla karşılaştıkları görülmektedir. Mülteci kadınlar ve kız çocukları yukarıda değinilen toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin yanı sıra başta savaş ve beraberinde getirdiği süreçler olmak üzere kendi ülkelerinde hayatlarını sürdürülemez hale getiren nedenlerle ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Ancak yaşadıkları felaketler ülkelerinden ayrılmalarıyla son bulmaz.  Sığındıkları ülkeye gelene kadarki süreçte ve sığındıkları ülkede de kadınlar halen şiddete maruz bırakılmaya devam ederler. Özellikle kısa süre önce medyaya yansıyan Haiti’deki insani yardım çalışanı bazı kişilerin mülteci kadınlara yönelik cinsel istismarı[4], yanı sıra BMMYK’nın kamuoyuna açıkladığı Yunan adalarındaki kabul merkezlerinde 600 üzerinde kadın ve çocuğun cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz bırakılması[5] bunun örneklerinden sadece bir kaçıdır.  Bu durum, 4 milyona yakın mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye için de geçerlidir.

    Türkiye’de büyük çoğunluğunu Suriyeli kadınların oluşturduğu mülteci kadınlar hem milliyetçilik ve ırkçılıktan kaynaklı yabancı düşmanlığı temelli şiddetin hem ev içinde ve kendi toplumlarındaki yoksullukla katmerlenmiş şiddetin hedefi halindedirler. Bunun en acı örneği, 2017 Temmuz’unda Emani Al-Rahmun’un tecavüze maruz bırakıldıktan sonra çocuğuyla birlikte katledilmesi oldu[6]. Emani’nin maruz bırakıldıkları Suriyeli ve mülteci kadınların yaşayabilecekleri şiddetin sınırlarını gösterir niteliktedir. Bu olay, mülteci kadınların ne denli kırılgan ve saldırıya açık bir kesim olduklarına işaret etmektedir.

    Birçok mülteci kadın ve kız çocuğu günlük hayatta cinsel istismar, tacize ve tecavüz tehdidinin yanı sıra seks işçiliğine zorlanmak,  istemedikleri kişilerle zorla evlendirilmek gibi mülteci olmanın, savaştan, zulümden kaçmış olmanın suiistimaline dayalı olarak her türlü cinsel şiddet türüyle karşı karşıyadırlar. Kadınlar kimi zaman çetelerce seks işçiliğine zorlanırken kimi zaman da fail kadınların evlenmek zorunda kaldıkları erkekler olabilmektedir. Kız çocukları erken yaşta ve zorla evlilik tehdidiyle yaşamaktadırlar.

    Yanı sıra, kadınların “mülteci” oluşları zaten kadınlara bir öznelik atfetmeyen toplumumuzdaki kesif erkek egemenliğiyle de birleşince, kadınların istemedikleri ilişkilere ve muamelelere “hayır deme hak”larının olmadığı, “daha kolay elde edilebilir” oldukları ve savaş mağduru olmalarını “fırsata çevirici” “savaş ganimeti” algısı gibi eril anlayış türevleri yaygınlaşmıştır ve mülteci kadınların zor hayatlarını daha da  zorlaştırır bir hal almıştır.

    Mülteci kadınların cinsel şiddete maruz bırakılma tehdidi altında olduklarında veya maruz bırakıldıklarında yararlanabilecekleri mekanizmalara erişimleri konusunda “Ama o kadın değil mülteci bayan”[7] noktasından daha iyi bir aşamada olunmasına ve yetkililerin kayda değer ve iyi yönde çabalarına rağmen, mülteci kadınlar halen kimi yerel yönetimlerin kadın danışma merkezlerinde sağlanan hizmetlerden yararlanamamakta ve mevcut mekanizmalara erişimde sorun ve ayrımcılık yaşamaya devam etmektedirler. Kadınların bu alandaki bilgi eksiklikleri de ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Ancak, kadınlar yapılabileceklere dair bilgi sahibi olsalar da içlerinde bulundukları şiddet sarmalı, ekonomik olarak bağımsız olamama, şikayetçi olsa da bir şeyin değişmeyeceği inancı biçiminde tezahür eden güvensizlik nedeniyle söz konusu mekanizmalara başvurmak istememektedirler. Bunun nedeni, bazen de kendi topluluklarının baskısı olabilmektedir. Erkekten şikayetçi olursa erkeğin sınır dışı edileceği, ya da kendisinin sorun yaşayacağı endişesi veya çocuklarını bırakamayacağı için, toplumdan dışlanma korkusu veya ihtiyaç duyduğu dayanışma ağlarına sahip olamaması ve belki de en önemlisi mülteci olmakla daha da keskinleşen yoksulluk halleri olabilmektedir. Mülteci kadınlar eşleri ve akrabaları olan erkeklerce maruz bırakıldıkları şiddete karşı kimi zaman ailedeki kadınlardan da destek görememektedirler. Bu hal içerisinde, ekonomik olarak güçlendirici araçlardan yoksunluk, dil, eşlerinin ve ailenin baskısı, sorumlu oldukları çocukları ve yeterli dayanışma ağına sahip olamama mülteci kadınları şiddet sarmalının içine itmekte kadın bu durumdan çıkabileceğine, başka bir hayatın mümkün olabileceğine dair umut, inanç ve direncini yitirmektedir.

    Mülteci kadınlar için dil ciddi bir sorun olmayı sürdürmektedir. Bu sorun kadınların günlük hayatta kendilerini daha güvensiz hissetmelerine yol açmakta, kendi toplulukları veya akrabaları dışında kadınlarla sosyalleşmelerini ve ailelerinden ya da topluluklarından şiddet gördüklerinde başvurabilecekleri alternatif dayanışma ağlarının oluşmasını engellemektedir. Ayrıca, kadınlar, daha önce sıralanan nedenlerin yanı sıra, dil bilmedikleri için de bu durumu suiistimal etmek isteyen erkeklerce cinsel şiddete maruz bırakılabilmekle birlikte şiddete uğradıklarında ya da tehdit altında olduklarında mevcut mekanizmalardan yararlanma noktasında da ciddi sorun yaşamaktadırlar. Örneğin, birçok mülteci kadın boşanmak istedikleri eşlerinin, kendilerini ısrarla takip eden, taciz ve tehdit eden erkeklere karşı koruma veya tedbir kararı çıkarmak istediklerinde (bu kararların işlevselliği tartışılır olsa da) dertlerini anlatmak, sorunlarını dikkate alınmasını sağlamak için aşırı çaba sarf etmekte ve çoğunlukla kendi topluluklarından dil bilen birinin yardımına ihtiyaç duymaktadırlar. Her zaman çevirmen bulunamamakta adli yardıma başvurduğunda da yine dil engeline çarpmaktadırlar. Dil sorununun kadınların hayatındaki etkisi ekonomik alanda da yansımasını bulmaktadır. Kadınlar çalışmak istediklerinde dil sorunu nedeniyle iş bulamamakta ve bunun ekonomik bağımsızlıklarını elde edemedikleri için belki de boşanmak istedikleri eşlerine bağımlı yaşamayı sürdürmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Yanı sıra, kadınlar, kalifiye de olsa dil bilmediği için “vasıfsız” işgücü olarak emek piyasasında yer almaktadırlar.

    Mülteci kadınlar ev sahibi toplumdaki erkekler tarafından uygulanan şiddetin yanı sıra kendi toplumlarındaki erkeklerden de şiddet görmektedirler. Türkiye vatandaşı kadınlarda olduğu gibi mülteci kadın cinayetlerinin çoğunda da fail ya eş ya da akrabalardır. Bianet’in medyaya yansıyan haberlere dayanarak tuttuğu erkek şiddeti çetelesine[8] göre 2016 yılında erkekler tarafından öldürülen 261 kadından 6’sı Suriyeli mülteci kadınlardı; 2017’de erkekler tarafından öldürülen 290 kadından 17’si mülteci veya göçmen kadınlardı. Bu kadınlardan 6’si eşleri ya da akrabaları olan erkeklerce öldürüldüler.  Yine 2017 yılında 4 kadın ise babaları, eşleri ya da akrabaları olan erkeklerce yaralandı. Ocak 2018’de erkeklerce öldürülen 13 kadından 4’ü mülteci kadınlardı. Bu kadınların 2’si Suriyeli 2’si ise Afganistanlıydı. Suriyeli kadınların biri eşi, diğeri mahalleden Suriyeli bir erkek tarafından, Afganistanlı kadınlar ise eşleri tarafından öldürülmüşlerdi. Bu cinayetlerin bazılarında saik pek tanıdık bir bahane, yani “namus” oldu.

    Mülteci kız çocukları, kimi durumlarda ailelerin ekonomik gücünün yetersiz olmasına da sığınılarak, çocuk işçi olarak çalışmakta ve eğitimlerini yarım bırakmaya ve çocuk yaşta evlenmeye zorlanmaktadırlar. Bu kız çocukları ailenin kararına direnebilecekleri imkanlara dair bilgi sahibi olmamaları, olsalar dahi ailenin kararında diretmesi nedeniyle istemedikleri hayatlara mahkum olmakta ve bir çoğu, geçtiğimiz aylarda hastanede kayıtlı 39’u Suriyeli 115 hamile çocuk haberleriyle de gündeme geldiği gibi[9], çocuk yaşta hamile kalmaya ve anne olmaya mecbur kalmaktadırlar. Bazı aileler, amaca son derece uygun olarak geliştirilen teşviklere sıcak bakmakta ve çocuklarını okula göndermeye eğilim göstermekteyken kimi aileler kız çocuklarının güçlenmesinden duydukları ataerkil endişeyle çocuklarının eğitimine engel olabilmektedirler.

    Mülteci kadınların yoksulluk ve statüsüzlükten kaynaklı güvencesizlikleri iş bulup çalışmaya başladıklarında da iş yerlerinde yaşadıkları cinsel ve ekonomik şiddete karşı onları dayanaksız bırakmaktadır. Birçok mülteci kadın ve kız çocuğu, yedek iş gücü olarak görüldüklerinden mütevellit, zaten mevsimlik işçilik, tekstil, ayakkabıcılık gibi enformel ve güvencesiz işlerde istihdam edilmişlerdir. Bununla birlikte, Suriyeli, Afganistanlı, İranlı ve Iraklı mülteci kadınlar başta olmak üzere birçok mülteci kadın iş yerlerinde cinsel tacizden tecavüze cinsel şiddetin her türlüsüne maruz bırakılmanın yanı sıra, ücretlerinin ödenmemesi, Türkiye vatandaşlarına göre daha ücret verilmesi ve erkeklere göre daha az ücretle çalıştırılma gibi sorunlarla karşı karşıya yaşam mücadelesi vermektedirler. Özellikle yalnız anneler ve yalnız kadınlar iş yerlerinde cinsel şiddete çok daha açık hassas gruplardır. Mülteci-Der’in kadınların güvenlik algısına ilişkin yaptığı görüşmelerde İranlı kadınlar başta olmak üzere birçok mülteci kadın bu durumun hayatlarındaki yansımalarına değinmiş; yalnız anne ve kadın olmaları nedeniyle ne kadar sık iş değiştirmek zorunda kaldıklarından, çocuklarını bırakacak yer olmadığı için onları eve kilitleyip çıkmanın kendilerinde yarattığı vicdani rahatsızlıktan, maruz bırakıldıkları cinsel tacizler ve sosyal medya üzerinden ve fiili ısrarlı takiplerden dolayı kendilerini ne denli yıpranmış hissettiklerinden ve sürekli daha düşük ücretle çalışmak zorunda olmanın verdiği yıldırıcı etkiden bahsetmişlerdir.

    Bu sorunların bir kısmını da yaşayan lezbiyenlerin ve biseksüel ve trans kadınların sorunlarına baktığımızda ise kendi ülkelerinde kaçtıkları kişilerin Türkiye’de de kendilerini takip ediyor olmalarından kaynaklı tedirginlik, kendi mülteci topluluklarındaki homofobi, bifobi ve transfobi nedeniyle bu topluluğa dahil olamama, dışlanma ve belki de en önemlisi bu topluluklarla dayanışma ilişkisine girememe sorunlarının öne çıktığı görülebilir. Türkiye’deki mevcut homofobi, transfobi ve nefret LGBTİ mültecilerin işsizlik, yoksulluk içinde yaşamalarına ve cinsel şiddete maruz bırakılmalarına neden olmaktadır. Suriyeli lezbiyenler ve biseksüel kadınlar büyük oranda kapalı bir şekilde yaşamakta ve eğer açıklarsa, mülteci kadınların yaşadıkları sorunlara ek olarak aile dayanışmasından yoksun yaşam mücadelesi vermekte, trans kadınların önemli bir kısmı istemli ya da istemsiz güvencesiz, şiddetle ve ölüm tehlikesiyle burun buruna ve her an tetikte seks işçiliği yapmaktadırlar.

    Bu itibarla, genel anlamda tüm kadınlara ve özelde ise mülteci kadınlara yönelik şiddetin önlenmesi için atılması gereken en önemli adım, hem toplumsal düzeyde hem de devlet düzeyinde kadınları güçlendirecek politikaların daha kararlı ve sonuç alıcı bir şekilde hayata geçirilmesidir. Kadınların sadece geleneksel kadın rollerine özgü emek süreçlerini destekleme değil genel anlamda ekonomik olarak güçlendirilmesi, eğitimini sürdürmek isteyen genç mülteci kadınlara teşvikler sunulmasının da ötesinde genç kızların eğitimden mahrum bırakılması halinde yaptırımları da daha güçlü uygulanması, çocuk işçiliğini engellemeye dönük politikaların mevsimlik işçilik gibi sektörleri enformellikten çıkaran daha gerçekçi politikalar geliştirilmesi,  hukuki süreçlerin “kadının beyanını esas alarak”  yürütülmesi ve cinsel şiddet faillerine karşı caydırıcı cezaların uygulanması bu alanda atılabilecek gerçekçi adımlardır. Ayrıca, mülteci kadınların şiddet görmeleri halinde başvuracakları yerler ve izleyebilecekleri yol ve yöntemler konusunda kapsamlı bir şekilde bilgilendirilmeleri, kolluk kuvveti  görevlilerinin, savcı ve hakimlerin kadınları yargılayan ya da onları şiddet gördükleri kişilere veya çevreye geri iten tutumlar sergilememeleri yönünde bilinçlendirilmeleri mülteci kadınların hayatlarını daha yaşanabilir kılmak adına önemli uygulamalar olabilir. ŞÖNİM’ler gibi mevcut mekanizmaların kapasitelerinin mülteci kadınların ihtiyaçlarına daha iyi cevap verecek şekilde düzenlenmeleri, kadına yönelik şiddet alanında uzman personeli olan sığınma evlerinin sayısının tüm ülke genelinde arttırılması uzun erimde kadınların hayatlarında olumlu etkileri olabilecek adımlardır. Ayrıca bütün şiddet önleme ve cinsel şiddet halinde başvurulacak mekanizmaların LGBTİ’leri içerecek şekilde genişletilmesi çözüm odaklı bir yaklaşımın parçası olabilecek niteliktedir.

    [1] Alice Edwards, “Age and gender dimensions in international refugee law”,

    http://www.unhcr.org/419c74784.pdf, s.51.

    [2] [ibid]

    [3] https://rm.coe.int/1680462545

    [4] http://www.bbc.com/news/uk-43107985

    [5] http://www.unhcr.org/news/briefing/2018/2/5a7d67c4b/refugee-women-children-face-heightened-risk-sexual-violence-amid-tensions.html

    [6] https://www.evrensel.net/haber/325634/suriyeli-kadina-tecavuz-edip-cocugu-ile-birlikte-oldurduler

    [7] http://www.diken.com.tr/alo-183ten-siddet-magduru-icin-yanit-ama-o-kadin-degil-ki-multeci-bayan/

    [8] https://bianet.org/kadin/bianet/133354-bianet-siddet-taciz-tecavuz-cetelesi-tutuyor

    [9] https://www.ntv.com.tr/turkiye/hastanede5-ay-icinde-115-hamile-cocuk-kayitlara-gecti,PVoxF38DskOUytacp6eSIg

    http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/910410/115_hamile_cocuktan_biri__Zorla_evlendirildim__korkuyorum.html

    ©2016 Tüm hakları saklıdır. Mültecilerle Dayanışma Derneği.

    User Login